STİLİNİ SEÇ

Renk seçici ile bir renk seçin veya önceden tanımlanmış stil adlarına tıklayın!

AÇIK VEYA KOYU


MODEL SEÇİNİZ


MEĞER SÖZ SİNA

MEĞER SÖZ SİNA

ZEHRA BETÜL YAZICI

 

MEĞER SÖZ SİNA

 

“Derin duydum, rüzgârın/ ıslığı yoktu!/ Çünkü saydım/ kumun tanesi az’dı!/ Anladım,/demenin ürkütücülüğünü düşün,/-imkânsızdır anlamak.// Emdim bitirdim./ Sütüm, dedim./Helal şiir.”(1, s.21)

İlk basımı 1999’da yapılan İkindi Kitabının“İkindi Kapısı” bölümünde böyle der, Sina Akyol. Gerçekten de helal şiirler yazmıştır; kısa, keskin, vurucu. “İkindi Odası”nda ise “Öldüm kendime değdim,/gülümsedim” der (1, s.38). O öldü sahiden. “Kendine değdi, gülümsedi”. Peki, ya biz?

 

Düzyazdımkitabında (2) “Hatırlamak iyi gelmiyor” (2, s. 14)başlıklı yazısında, yukarıda, alıntılamış olduğumdizeleri yazmasına sebep olduğunu düşündüğüm bir ipucu yakaladığımı sanıyorum. Akyol, ilk ve ikinci kitabında ‘ölüm’le hemhal olan roman yazarı Melih Ergen ile yapacağı bir söyleşi için hazırladığı sorulardan birisini paylaşıyor okurla. Reenkarnasyona inanan topluluklarda, ölenin ruhunun bir başka bedende yaşamaya devam edeceğine inanılmakta ve bu inanç gereği ölenin arkasından gülümsenebilmektedir.Fakat Akyol reenkarnasyona inanmadığı gibi başka hiçbir inanca da sahip değildir. Ölenin arkasından hissedilen hüzün ve acı da, bir başka olaydan duyulan mutluluk ve sevinç de yaşama alanına ait olan duygulardır. Ölen kişinin arkasından gülebilmek ise “insafsız” bir fikirdir. Bu fikre ulaşmayı çok ister, ama bu nasıl olacaktır?  Sahiden böyle hissedebilmek inançla değil de eğitim ile sağlanabilir mi, nasıl bir eğitim ile sağlanabilir?Bu sorudoğrudan Sinan Kâzım Özüdoğru’nun ölümüne bağlanır. Şairin, onun ölümünden büyük üzüntü duyduğunu anlarız, keşke üzülmeyip de arkasından gülümseyebilecek bir inanca sahip olsaydım, demek isterbelki. Kızıldere katliamında,“Churchill” veya “Roosevelt” marka postallarıyla, göbek salma yaşına erişmeden öldürülen“incecik” bir Sinan’ın hatırası canını yakar, onu “hatırlamak iyi gelmez”.Birleşik krallık ve ABD başkanlarının adları olan postal markalarını söylemesinin yanlış anlaşılabileceğinden çekinerek, “sakın ola ki birileri çıkıp da parkayla postalla ‘dalga geçtiğimi’ iddia etmesin, ben başka bir şey söyledim!” (2, s.15) demeyi ihmal etmez. Çünkü yazıda geçen, postalla ilgili ifadeden iki ayrı anlam çıkarılabilir: Emperyalist ülkelere direnen devrimcilerin, o ülkelerin başkanlarının adlarını marka olarak taşıyan postallar giymeleri, onlarıniçinde bulundukları paradoksa işaret edebilir. Öte yandan bu başkanların adlarının, sembolik olarak,  devrimcilerin postalları altında çiğnenmesi emperyalizmin çiğnenmesi olarak da okunabilir. Başka bir şey söyledim dediği belki de bu anlamdır. Hayatta olsaydı farklı anlamlara açılan yorum kapılarının her ikisini de kapatabilirdi. Akyol, yıllar sonra “Öldüm kendime değdim/ gülümsedim” der, ama ne o başkalarının ölümünün arkasından, ne de biz onun ölümünün ardından gülümseyebiliriz.‘Ölmek yoluyla kendine değmek’ hem ‘ölüm’ ile hem de ‘anlam’ ile hemhalolmuş bir şairiçin, insanıkendisinden uzaklaştıran ‘gösterge’ler, ‘yerine’ler, ‘temsil’lerdünyasından, simgesel alandan kurtulmak demektir. İnsan yalnızca öldüğünde, göstergelerin aracılığından kurtularak, tam manasıyla kendisi, ikiye yarılmamış bir bütün insan olabilir.Bunun yaşamdaki anlamı bir tür sembolik ölüm demek olan susmaktır. Şiirdeki anlamı ise, yalın şiirdir. Çünkü ne kadar istersek isteyelim zihnimizdeki imgeyi olduğu gibi sözcüklere dökemeyiz. Arada, hep yanlış anlaşılmalara neden olan, ancak içinde kendimizi yazarak sağaltabildiğimiz şiirin ve sanat’ın yeşerebildiği kocaman bir yarık kalır.

 

ANLAM ÇİLEHANESİ

 

Anlam ki / zamanla kanatlanır; suda sakin nilüferler kımıldar/ böyle de anlatılabilir yüzün”(1, s.162) diyen Sina Akyol hakkında biz ne diyebiliriz?.Arkasında şiir ve şiir üzerine yazılardan oluşan bir külliyat bırakarak ölümsüzlerin dünyasına göçmüş bir şairin şairliği ve şiirleri üzerine söyleyeceklerimin onun şiiri ve şairliği ile tam olarak örtüşmeyeceğinin bilincindeyim.Kendisinin de anlam ve anlama üzerine kafa yorduğunu göz önünde bulundurarak, onun için sarfedeceğim her sözün anlam denizinin karşı kıyısına vuracağını bilerek söz alıyorum. 1996 yılında yayınlanan Avluda kitabının alınlığında anlamla ilgili şöyle diyor (1) : “İyi ki onlar vardı, anlamın uzak kıyısında/Süfli söz. Derin zaman.”  Süfli söz’ün sözlük anlamı adi, bayağı sözdür. Bu bayağılığı kitsch olarak da, kalıplaşmış, kullana kullana aşınmış, yıpranmış bir söz olarak da, yoz sözcük ve düşünce olarak da, anlam ile arasında yapısı gereği mutlaka aşılamayacak bir boşluk bulunan imgeler diyarı olarak da yorumlayabiliriz.Ama, en azından, şiirsel yapıya büründürülerek verilmiş söz diziminin, bizi anlam olarak götürdüğü yerin çok da tekin bir yer olmadığını sezebiliyoruz. Sina Akyol da bunun bilincinde, bu bilinç düzleminde kuruyor şiirlerini ve şiirine içkin olarak bulunan Orhan Veli’ye bir selam veriyor en başından. Orhan Veli’ ninduyumsadığı, ama istediği gibi anlatmadığı “o yer” için yazdığı “Anlatamıyorum”  adlı şiirine gönderiyor okurunu: “Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,/ Kelimelerinse kifâyetsiz olduğunu/ Bu derde düşmeden önce.// Bir yer var biliyorum;/ Her şeyi söylemek mümkün;/epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; Anlatamıyorum.” Bir türlü istediği anlamı sözcüklere dökememenin onda yarattığıçaresizliğin yükünü, aynı sıkıntıları kendisinden önce yaşamış bir başka şairin sırtındanalıyor.Bu durum,sadece Orhan Veli’nin ya da Sina Akyol’un değil; konuşmanın, sözün, yazının yani simgesel alanın içine girmiş, böylece kendileri ve dünyayla olan ilişkileri dolaylanmışbütün insanların yazgısı ve çıkmazıdır. Bunun farkında olanlar vardır, olmayanlar vardır. Akyol farkında olanlardandır; anlamın yakalanamazlığının farkındalığıyla“anlamı vurmak” içinava çıkmış olan bir şairdir. Anlamı vurmanın içinde, Haiku şiirinin özelliği olan;  hem onu bulmak hem de vurup öldürmek, yok etmek gibi, bir çift anlamlılık gizlenir:“kırılan yerinde dilin /bir ses” vardır sadece.

 

DÜNYAYI TAMAM ETME EYLEMİ

 

Akyol, eskilerin, var olan sistemi sürdürmeyi ve biat kültürünü desteklemeyi amaç edinmiş bir deyimini alır; “söz gümüşse sükût altındır” deyimini,önce Meğer Söz Gümüş’e (1996), ardından da yetinmeyerek, Meğer Söz Bakır’a (2006) çevirir. Kaynak atasözünün ahlak alanındaki varlığını dil felsefesinin ve anlam bilimin (hermeneutiğin) alanına taşır. Farklı ve daha derin bir anlam katmanına varmaya çalışır.Ona göre söz gümüş de değil, bakırdır aslında. Burada şair, toplumsal ahlak alanında, değer olarak gümüşün bir kat üstüne, altın mertebesine yerleştirilen ‘susma’yı ya da sükût’u değer olarak sözden daha üst bir mertebeye yerleştirmek çabası içindedir;susmanın altın olma özelliğine dokunmaz, onu korur, ama sözü daha da yerer. Söz ile susmanın arasını daha da açar. Soyut olan dilin ve yazınınyani simgeselin yerine daha somut olan söze,oradan da daha somut olan yalın söz’e gider. Nihaî amaç ya da varılmak istenen asıl yer ise, kendi anlamına kendisinin karar verdiği, bildik anlam alanının dışında olan, değerli madenler gibi yerin altında gizlenen suskunluk alanı ya da simgesel alanın bölmediği, bölerek kendisine yabancılaştırmadığı‘bütün insan’ idealidir.Sina Akyol’un dilin, sözcüklerin alanını kazarak varmaya çalıştığı yer, simyacılar gibi, o elle tutulur, tozlu altın değil, onunlayeraltında yan yana yatan kendisidir aslında.  Anlam zamanın aktıkça durulmasıdır, kendinden ibarettir. Sözden kurtulmak, arınmak demektir”. “Ben böyle arındım, yaprağa sadece yaprak dedim/ Sarıysa sarı yaprak dedim, iyidir yalın söz” den,susmaya, anlamın renklerine, ufka bakan bir merak içinde kocamaya gider. Ve ekler: “kocamak yetinmektir/ yetinmek sevindirir”. Burada durup Yunus Emre’ye, ilerlemeye ve kendisini aşmaya hazır anlamında kapı eşiğinde oturan veya bir şeyin eşiğinde olan Derviş’lere, hakikatin kendisi olarak yaşama deneyimi şeklinde tanımlanabilecek Sufizm’e, Ahîlik, Bektaşilik geleneğine, Tasavvuf’a,Rimbaud’yada bir selam verir. Isıtmayacağını bile bile onların hırkasını giyer, bir lokma yer, ama bu selamın asla mistik veya uhrevî bir göndermesi yoktur. Anlamın ve dilin dünyasında durarak kendisini yaratmak anlamında dünyalı bir selamdır. Tanrıya değil, tanrının içindeki kendine varmaya çalışır. Bu konuda yanlış anlaşılmaların olacağını bilerek, okurun yargılarının acımasızlığını deneyimlemiş birisi olarak,  toplu şiirlerinin başına bir uyarı gibi şu dizeleri ekler: “ beni kapkara- anlayan okur /hırkamı giyer/beyaz üşür”. Sina Akyol’un şiirlerinde ‘Hırka’ oldukça önemli, simge değerli bir imge durumundadır.Israrla,Hırkam Bilir, Hırkam Korur, Hırkam Yok, der. “ helâk oldum, bunu yazdım;/ göğsüm bana: şevkle, terle,/ hünerle batar; söyledim:/ söylemek soyunmaktır;/ hırkam bilir, hırkam kendi/ kendine üşür; giyinsem,/öküz terler.” (1, s.38). Toplumsal yaşam içinde “söylemek soyunmaktır”, tamam, ama tam olarak ne düşündüğünü söyleyemezsin, karşı taraf senin söylemek istediğini başka türlü anlamlandırabilir, kısaca söyleyerek tam olarak soyunamazsın, yine de üşürsün. Söylemezsen, susarsan da soyunamazsın, anlaşılmaz olursun, susmak giyinmektir, gerçi bu durumda illa ki başka türlü bir anlamladırmaya açıktır; o zaman da terlersin. Giyinik &soyunuk, susmak&söylemekdikotomisi üzerinden ilerler; her iki durumda onu tatmin etmez, o yüzden helâk olur. “beni bende demen, bende değilim/Bir ben vardır bende, benden içeru” dediği gibi Yunus Emre’nin veya “ben bir başkasıdır” dediği gibi Rimbaud’nun,Akyol’un şiirlerinde söz alan şiir kişisinin içinde de iki kişi vardır. “benim ben’im tanrıdır” diyen yaratıcı kişilerdir bunlar; birisi ‘Hırka’yı giymenin onuüşüttüğü, diğeri terlettiği, birisi hayvan,öbürü insan; iki kişi. Hem psikolojide, hem fizyolojide, hem tasavvuftainsanın melez ya da hünsa yapısına atıfta bulunulur.Aynı bedende bir arada yaşayan bu kişiler (hayvan&insan, gölge&persona), Murat Belge’nin, Marquez’in büyülü gerçekçi romanlarındaki devasa boyuttaki roman karakterlerinden söz ettiği yazılarında kullandığı bir terimle söyleyecek olursak: Bütün insanlığın tarihini, acısını ve özlemlerini sırtlanmış ‘kolektif bir’kişidir. Hırkayı giyinceüşüyen, hırkayı çıkarınca terleyenbu biri insan, diğeri öküz, aynı bedendekiiki kişi,bir arada bulunan tüm insanlığın, hem bilinçteki insanın, hem de bilinçdışındaki hayvanın içine düşmüş olduğu paradoksun yol açtığıtrajedik durumun veya çırpınışınsimgesidir. GeorgiGospodinov da Hüznün Fiziği(3) adlı romanında bu melez ya da hybrid insanı, mitolojiye gönderme yaparak, başı boğa, gövdesi erkek olan, hapsedildiği labirentten kurtulmaya çalışan Kentauros olarak tasarlar. Aynı insanda, tek beden ve beyinde bulunan çoklu beden ve beyinlerdir bunlar. Tüm insanlar simgesel alanda var olmakla aslında yok olmaktadırlar. Kendilerinden uzaklaştıkları bir paradoksun, açmazın, çıkmazın, labirentin içindedirler. Akyol,burada hem Jung’tan, hemLacan’ınpsikolinguistik teorilerinden, hem de Nietzsche’den el alır. Bu sayede böcek kapan bir çiçeğin tuzağına yakalanmış, çırpındıkça daha da batan bir arının içine düştüğü paradoksun aynısına,dil alanına çekilerek, kapılmış bütün insanların trajedisindensöz eder, insanların dil yüzünden içine düştüğü bir büyük açmazdan veya labirenttenkurtulabilmenin yollarını arar.  Çünkü insan ne tam olarak susmayı becerebilir, ne de tam olarak söylemek istediği şeyi olduğu gibi ifade edebilir. Sina Akyol’un “helâk oldum” dediği yer tam da burasıdır.Bu yüzden: “Gövdenden kurtul, arın, gövden sen değil, ondan soyun, su dökün, uyu”diyerek,sufilerin,dervişlerin aşkınlığa ulaşmak için kapandıkları çilehaneye kapanır. Onunkendisine ulaşabilmek için kapandığı çilehane sözcüklerden ve anlamdan oluşmaktadır. Jung’dan el alarak söylersek: “insan yaşamının esas gailesi, kendi tedavisidir, yani kendi eksiklerini tamamlamak, çatışmalarını çözümlemek ve zedelenmişliklerinin ıstırabını azaltmaktır. Bunu başarmak, dünyayı yeniden ve merkezinde kendisi olmak kaydıyle, yani kendi dünyası olarak “tamam” etmektir: “Yaratıcılık” dediğimiz, hiç bitmeyecek, yani hiçbir zaman ufkuna ulaşamayacak eylem de budur: Dünyayı-tamam etme eylemi”… (4). Bu nedenle “arayan bulamaz arayandan başka da hiç kimse” dercesine durmadan arar. İnsan konuştukça, uzattıkça, anlatmaya çalıştıkça batar, kendisinden uzaklaşır, yabancılaşır. En sonunda da söylemek istediğinin tam tersini söyleyen bir yabancı olarak bulur kendisini kendisinin karşısında. İşte bunun için yalınlaşmak ve, o bile bir kurtuluş değildir, amaolabildiğince az konuşmak gerekir. Anlamsal paradokslarıbir arada barındıran kısa Japon şiiri haikubir olanak sunar şaire.Sina Akyol, Nesrin Kültür, Erol Özyiğit bir zincir haiku denemesi olan Binbir Hece Masalları’nın(5) giriş bölümünde Enis Batur’un gerçek bir haiku’yu ancak bir Japon’un yazabileceğini söylediğini aktarırlar. Buradan hareketle Akyol şöyle der: “Bugüne kadar gerçek bir haiku olduğunu iddia ettiğim tek bir şiir bile yazmadım. Ama haikunun özünü, duyarlığını çok sevdim, onun ruhundan el aldım, çünkü başlı başına bir ruhtur haiku” Haiku az sözle çok şeyin söylenebileceğinin, aynı kelimelerle, farklı söz dizilimleriyle farklı anlamlara varılabileceğinin, zıtların bir aradalığının yani bütünlüğünve altın oran Naitulus’unen güzel gösterenidir.

 

EŞİKTE DURAN ŞAİR

 

Anlam, yorumu araç olarak kullanıp anlama ulaşmaya çalışan okurun alanındadır aslında. Okur yaşam tecrübesi ve yorumlama sayesinde anlama ulaşabilir. Hermeneutiğin ve tin bilimleri epistemolojisinin büyük filozofu olarak anılan WilhelmDilthey(6) anlama etkinliğini ikiye ayırır: Elemanter anlama ki, bu herkesin anladığı şeydir, diğeri de yüksek anlamadır. Bu da tekil ifadenin anlattığından daha geniş bir bağlamı anlamak demektir. Hayatın içeriden tecrübesini gerektirir. Konuşmak zaten yeterince yanlış anlamalara açıkken bir de konu şiir olunca yanlış anlaşılma oranı matematiksel olarak katlanır ve anlam çeşitlenir.Yazdıklarının altından yazarın hiç hesaplamadığı başka anlamlar çıkarılabilir.Bu yüzden Sina Akyol da, şairlerin sözünü yalan bularak, onları yalancılıkla, sözlerinin güvenilmez olmasıyla itham eden, hem Kur’andaki Şuara suresinden hem de onları Devlet’ine almayan Platon’dan söz eder. Bu farkındalıkla içinde bulunduğu ân’a odaklanmak, “dünyayı tamam etmek” ister. Şiirinde söz alan kişi büyük şehrin ortasında, beyaz yakalı, parlak enseli adamların arasınasıkışmış, tek silahı susmak olan ‘savunmasız’bir kişidir. Ama susunca üşür, konuşunca da terler. Bu çıldırtıcı paradoksonu bilinçli olarak tek başınalığa götürür. Bu yüzden dış dünya/doğa kendiliği içinde çok büyük bir yer tutar şiirlerinde; kuşlar uçar, rüzgâr uçar, taylar, ovalar, yeşil sular, yusufçuklar… Kahvaltı masalarında kahvaltı yerine kokladığı nergisler durur.Zakkumlar, ağustos böcekleri, fesleğenler, gül yaprakları, serçeler kendilikleri içinde bulunur. Onların dilsizliğini Türkçeye çeviren bir tercümandıraslında şair; kendisinin kaçmaya çalıştığı sözcüklerin diyarına onları da dahil etmesi bir başka paradoksal durum oluşturur. Bir türlü kurtulamadığımız labirent ya da “dil hapishanesi”ya da anlam çilehanesi budur işte. Hep eşikte durur bu yüzden.Onu kendisinden uzaklaştırmayacak, ama yaşadığını da duyumsatacak basit işler peşindedir. Avluyu yıkar, toprakta çıplak ayakla yürür, asmaları budar. Şiirleriyle, kendi yaşadıklarından yola çıkarak “Büyülü Gerçekçi” romanlardakine benzer, hayal ile gerçeğin iç içe geçtiği bir başka gerçek dünya kurar.

 

“PASLI DİL”

 

Şairin düşüncesinde değilse de eylemsel olarak her şey bitmiştir, eskiden inandığı güzel günler o kadar uzakta kalmıştır ki susmak bir ağıt yakmaktır. Aynı zamanda susmak bir zelzele yaratmak anlamına da gelir.  Konuşmadan paslanan dil bir deprem yaratma gücündedir. Suskunluğu yıkıcıdır. Çünkü susmak iktidarın dilinin dışına çıkmak ve ona itiraz etmek demektir. Oyunu onların kuralıyla oynamayı reddetmek demektir.Yeri gelir tarihe kısacık şerh düşmek ister. Burada yolumuz önce Sabahattin Kudret Aksal’a çıkar. Onun “Ağaçlar ve Kuşlar”(5, S.46) şiirinden el alırız: “Ne yağmurdan korkmalı/ Ne hatıralardan/Her sabah sokakta başlamalı/ Ağaçlarla ve kuşlarla yaşamaya” der Kudret Aksal.  Sina Akyol da, kendisi kocasa da, gençliğini içinde yaşatmaya devam eden hatıralarından korkmaz, “hatırlamak iyi gel (miyor)”mese de, onları ellerinden tutup sokağa çıkarır: Hüseyin der Ve Deniz der Ve Yusuf der: “Çünkü Mayıs göğünde taze rüzgâr var //Peh! Boğazımda urgan. /Kırıldıkça dönerim./Döndükçe gövdem/ bana asılı.” (1, s.158) . Burada açıklamaya gerek var mı; belki Türkiye’nin acı tarihini bilmeyenler için bir açıklama gerekli olabilir. Ancak, Akyol bu şiiri ile,bu ülkede yaşayan herkesin bildiği bir tarihe işaret eder. Asılarak boyunları kırılan, Türkiye bugünkü Türkiye olmasın diye, Altıncı Filo’ya ölümüne direnen genç devrimcileri selamlar. Ne kadar çağrışıma açık bir dil kullansa da, dizeleri ne kadar açık uçlu olsa da, bu şiir, kel kafalı, kat kat kırışıkyağlı enseli adamların gülerek, el kaldırarak aldıkları bir karardan ve bunun sonucunda işlenen bir cinayetten söz etmektedir. Bu açık uçlu dizeler hem Türkiye’nin hem de dünyanın yaşadığı, evrensel acı gerçeklerle yüz yüze bırakır okurunu.  Bu kısacık şiirin biziiçi boş bir parka gibi götürüp astığı yer,genç idamların yaşandığı darağaçlarıdır.  Başka bir yere götürmez.Madımak yangınından da söz eder. Madımak demez, yangın demez. Sadece şiir başlıklarını şiire dahil ettiğimizde varırız o acılı diyarlara ve hayat tecrübemiz bizi yüksek bir anlama katmanına taşır. Akyol şiirlerine kendi bilgi ve yaşam tecrübelerimizi katmamızı ister.Kısa dizelerin devamını biz getiririz. Daha fazla hüzün der, Behçet Aysan’ın Bir Eflatun Ölüm şiirine gönderme yapar. “Behçet’in çantası tıka basa şiir” der. “Eksiği sarı merhem”; derdine derman, yarasına merhem olamadım demeye getirir.Yanık merhemini Behçet’in yanıklarına sürememiştir. Behçet yanarak ölmüştür, herkes seyretmiştir. Suçlular salıverilmiştir. Sözün bittiği yerdeyizdir. Kısacık, bunu söyler, daha doğrusu bize bir anlama kapısı açar.“Metin, fotoğrafta/Cıgarası birinci/ Cayır cayır içmiştir/elceğzinde sopası (kendine de vurmuştur)”. Metin dediği şair Metin Altıok’tur. Metin kendisine hiç acımayan bir adamdır ya, böyledir işte, kimseyi incitmez, en önce kendisine vurur.Gizemya kitabının yazarı Uğur vardır bir de o merdivenlerde. “Uğur, gizem ya / el yazısına sinmiş parmak izleri. /bir sureti poliste/ bir sureti yanmıştır” der Uğur Kaynar için. (1, s.159). Madımak otelinde, mütecaviz bir kitlenin çıkardığı yangın sırasında merdivende oturmakta olan üç şair vardır,onları getirir, gözümüzün önüne oturtur. Elimizde onlardan geriye şiirleri ve bir de bu fotoğraf karesi kalmıştır. O fotoğrafı tarihin karanlık sayfalarından aydınlığa çıkarır. Bağırmaz, küfretmez; orada yanarak ölmek ne demektir, çaresizlik ne demektir bunu anlar, onların acısınıhisseder, ağlatmadan anlamamızı, düşünmememizi, hissetmemizi ister belki.

 

“Belki yeter belki yetemez,anlayıp onarmaya.”

 

O, pıt diyen sesi(dir), dutun

 

Yaşamaya doğru açık bırakır anlamın ağzını.

 

Kaynakça:

 

1.Sina Akyol, Belki Çiçek Dağına, 1980-1999, Toplu Şiirler, ,YKY 1. Baskı, Eylül 1999

2.Sina Akyol, Düzyazdım, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2012

3.GeorgiGospodinov, Hüznün Fiziği, Metis yayınları, 2017. Çev. Hasine Şen Karadeniz

4. Carl GustavJung, Dört Arketip, Metis yayınları, yedinci basım, 2020, Çev. Zehra Aksu Yılmazer Sina 5.Akyol, Nesrin Kültür, Erol Özyiğit, Binbir Hece Masalları, ZeytindalıYayınları, Şubat 2018

6.Wilhelm Dilthey, Hermeneutik Ve Tin Bilimleri, Paradigma yay., Eylül 1999, Çev. Doğan Özlem

 

 

© 2025. Telif Haklarına tabidir. İzinsiz kopyalanamaz veya kullanılamaz
FOXY Yazılım Ofisi A.Ş.

Scroll to Top